Ön Söz

Ben Mehmet Çalıseki. Bu yazıda, Bioinforange ve Bioinfocodes platformlarını takip eden bilimseverler, öğrenciler ve araştırmacılarla, lisanstan doktora sonrasına uzanan akademik kariyerime dair içten ve şeffaf bir deneyim paylaşımı yapıyorum. Bu yazıda kariyer gidişatımı, aldığım kararları, yaptığım hataları, pişmanlıklarımı ve süreç içerisinde öğrendiğim dersleri olabildiğince açık bir şekilde aktarmaya çalıştım. Belki benim deneyimlerim, benzer yollardan geçen ya da geçmeyi planlayan kişilere bir fikir verir; daha bilinçli, daha sağlam ve kendi koşullarına daha uygun adımlar atmalarına katkı sağlar. Akademide karşılaşılan zorluklar, fırsatlar, belirsizlikler, mobbing, yoğun çalışma temposu ve zaman zaman göz ardı edilen kişisel sınırlar üzerine daha fazla konuşulması gerektiğini düşünmekteyim. Bu konularda sık sık sorular aldığım için, kendi yolculuğumu paylaşmanın hem samimi hem de faydalı olabileceğine inanmaktayım.

Umarım bu yazı, akademik kariyer planlayan ya da bu sürecin içinde olan herkes için yol gösterici bir deneyim paylaşımı olur.

Lisans Öncesi

Klişe tabirlerle “doğduğundan beri bilime ilgi duyan” biri değildim. Varlıklı bir aileye sahip değildim; kenar mahallede büyüyen, kendini ve ne istediğini keşfetmeye çalışan bir çocuktum. İlkokul ve ortaokul yıllarımda başarılı bir öğrenciydim, fakat lise döneminde eğitime gereken önemi veremedim.

O dönem bilgisayar oyunlarına fazlasıyla meraklıydım. 2009-2010 yıllarında, oyunlar üzerine bir web sitesi ile uğraşıyor, oyun şirketlerinin oyunlarının tanıtımını yapıyor, çeşitli oyun forumlarında aktif oluyor, hatta bir oyun şirketinin bir oyunu için forum moderatörlüğü yapıyordum. Bir süre sonra üniversite sınavına hazırlanmak için bu uğraşları bırakmak zorunda kaldım. Şimdiki oyun yayıncılarına baktığımda, bazen o dönem bu işe devam etseydim bugün tamamen farklı ve başarılı bir kariyer gidişatım olabilirdi diye düşünüyorum. Çünkü bilim ile uğraşmak çok değerli olsa da, uygun bir ekosistemde olmadıkça bu süreç oldukça zorlayıcı olabiliyor.

Üniversite sınavına ilk girişimde ciddi bir hazırlık yapmadım ve sonuç istediğim gibi gelmedi. Bu nedenle tercih yapmadım. Sonraki sene tekrar hazırlanmayı denedim; ancak aklımda net bir hedef olmadığı için bu süreci yarı dönemde bıraktım. Bu süreçte ailemin desteği de giderek azaldı. Hatta o dönemlerde sanayide işçi olarak çalışmam gerektiği konuşuluyordu.

Tam bu noktada dedem devreye girdi ve “okuyacak” diyerek bana destek oldu. Bu, benim için unutulmaz ve en değerli desteklerden biri olarak kaldı. En sonunda sınav sonucum açıklandıktan sonra tercih döneminin son günü karar değiştirip tercih listemi güncelledim. Üçüncü tercihim olan Anadolu Üniversitesi Biyoloji Bölümünü kazandım ve böylece akademik yolculuğum başlamış oldu.

Lisans Dönemi

Lisans eğitimime 2011 yılında İngilizce hazırlık okuyarak başladım. Dedemin verdiği desteği hep hissediyor ve artık kendimi kanıtlamak istiyordum. Ortalama bir üniversitenin biyoloji bölümünde okumanın getirdiği dezavantajları aşmak için daha fazla çalışmam gerektiğinin farkındaydım. Bu süreçte karşımdaki en önemli bariyerlerden biri İngilizceydi. Hazırlık okurken, ilk yılında hazırlığı geçememiş kişilerin bu sürecin zor olduğuna dair konuşmalarına aldırış etmeden disiplinli şekilde çalıştım. Hedefime odaklandım ve etrafımdaki olumsuz söylemleri mümkün olduğunca dikkate almamaya çalıştım. O dönem geçilmesi zor olan ve iyi bir eğitim verilen hazırlık programını başarıyla tamamladım; bu süreçte iyi bir İngilizce altyapısı edindim.

Biyoloji bölümüne geçtiğimde, bu alanın toplumda yeterince tanınmadığını ve mezuniyet sonrasında ciddi bir işsizlik riskiyle ilişkilendirildiğini biliyordum. Birçok kişinin biyoloji bölümünü “işsizlik garantili” bir alan olarak gördüğünün de farkındaydım. Bu nedenle, yalnızca dersleri geçmenin yeterli olmayacağını, kendimi daha fazla geliştirmem gerektiğini erken dönemde anlamıştım. Hazırlıktan bölüme yalnızca sekiz kişi geçmiştik ve dersleri neredeyse özel ders havasında alıyorduk. Bu durum odağımı ve motivasyonumu daha da artırdı.

Üniversiteye her gün iki araç değiştirerek gidiyordum. Sabah saat 6’da evden çıkıyor, bazı günler bir araçla gittikten sonra yaklaşık 45 dakika yürüyerek okula ulaşıyordum. Genellikle ilk dersten 1-2 saat önce okulda oluyordum. Sabahları erken gelip ders tekrarlarımı yapıyor, ders aralarında da çalışmaya devam ediyordum. Bir dönem hayatımda önemli yer tutan bilgisayar oyunlarını büyük ölçüde geride bırakmıştım. Zamanla bilimi, keşfedilecek yeni aşamaları olan bir oyun gibi görmeye başladım. Öğrendiğim her yeni bilimsel bilgi, hatta ezberlemem gereken sistematik dersler bile benim için keyif aldığım bir sürece dönüştü.

Lisans yıllarımda yalnızca derslere odaklanmadım. Aynı zamanda vücut geliştirme ve hip-hop dans ile ilgileniyor, hobilerime de zaman ayırmaya çalışıyordum. Kantinde en sevdiğim aktivitelerden biri langırt oynamaktı. Özellikle vize ve final dönemlerinden önce tüm çalışmalarımı mümkün olduğunca erken tamamlamaya özen gösteriyordum. Ders notlarımı tekrar düzenliyor, özetlerin de özetini çıkarıyor ve sınavlara ayrıntılı şekilde hazırlanıyordum. Bu sayede sınavlardan yaklaşık bir hafta önce daha rahat bir tempoya geçebiliyor, hobilerime ve sosyal hayata zaman ayırabiliyordum.

Lisans eğitimimin ilk yıllarından itibaren not ortalamam yüksek seyretmeye başladı. Akademisyenlerle sürekli iletişim kuruyor ve onların önerilerini almaya çalışıyordum. Lisans ikinci sınıfın yaz döneminde ekoloji laboratuvarında staj yaptım. Bu staj sürecinden iki yayınım çıktı. Bu çalışmalarda emeği ve desteği olan hocama da teşekkür etmek isterim. Erasmus fikri de yine bir hocamın önerisiyle gündemime geldi. Aslında ikinci sınıfın ikinci dönemi için Erasmus hakkı kazanmıştım; ancak üçüncü sınıfta gitmeye karar verdim.

2014 yılında, lisans eğitimimin üçüncü yılında Erasmus programı kapsamında Polonya’daki Adam Mickiewicz University’ye gittim. Burada bir yıl boyunca hem ders aldım hem de farklı laboratuvarlarda aktif olarak çalıştım. İlk olarak biyoteknoloji laboratuvarında başladım. Bu laboratuvarda Arabidopsis thaliana MAP Kinase Kinase proteinleri üzerine çalışarak protein mühendisliği, moleküler biyoloji ve rekombinant DNA teknolojileri alanlarında ilk ciddi laboratuvar deneyimlerimi kazandım. İlk stajdan sonra enstitü yönetimi fazladan laboratuvar stajları yapmamı pek istemiyordu. Buna rağmen hocalarla birebir görüşerek onları ikna ettim ve farklı laboratuvarlarda çalışmaya devam ettim.

Ardından moleküler viroloji laboratuvarına geçtim. Burada HPV18 E6/E7 onkojenik genlerini taşıyan lentivirüsler ile primer epidermal keratinosit hücrelerini enfekte ederek kanser hücre hattı oluşturma üzerine çalıştım. Primer hücre izolasyonu, hücre kültürü, viral enfeksiyon, hücre transformasyonu ve enfekte hücrelerin seçimi gibi teknikleri öğrenme fırsatım oldu. Özellikle insan primer hücre kültürü ve viral enfeksiyon çalışmaları benim için önemli bir deneyimdi.

Daha sonra Erasmus+ Internship kapsamında biyokimya laboratuvarında staj yaptım. Bu laboratuvarda sRNA aracılı translasyon kontrolü üzerine yürütülen bir projede çalıştım. Plazmid sistemlerinin kurulumu, bakteri transformasyonları, koloni taraması, rekombinant DNA izolasyonu ve doğrulama analizleri gibi moleküler klonlama süreçlerinde aktif rol aldım. Ayrıca primer tasarımı, PCR optimizasyonu, agaroz jel elektroforezi, vektör konstrüksiyonları ve bakteriyel protein ekspresyon sistemleriyle çalıştım. Bunun yanında protein-nükleik asit etkileşimlerini analiz etmek için Electrophoretic Mobility Shift Assay (EMSA) uygulamaları gerçekleştirdim.

Bu projeler sayesinde temel ve ileri düzey moleküler biyoloji, biyokimya ve biyoteknoloji uygulamalarında pratiğim gelişti. Akademik anlamda ilk kez gerçek araştırma ortamının içinde yer almanın heyecanını yaşadım. Bu deneyimler, ilerideki araştırma yolculuğumun ilk yapı taşlarından biri oldu. Aynı zamanda farklı kültürlerden öğrencilerle çalışmak, hem yabancı dil pratiğimi hem de sosyal çevremi geliştirdi. Farklı bir ülkede uzun süre yaşamak, sorumluluk almak ve kendi ayaklarım üzerinde durmak da bana önemli bir hayat tecrübesi kazandırdı.

Bu süreçte Türkiye’de bilimsel araştırma ortamına dair bazı eksiklikleri de daha net görmeye başladım. Malzeme ve cihaz imkânları bulunsa bile, araştırma kültürünün ve bu imkânların etkin kullanımının her zaman yeterli düzeyde olmadığını fark ettim. Bu gözlem, ilerleyen yıllarda daha güçlü bir araştırma altyapısına sahip ortamlarda çalışma isteğimi artırdı.

Erasmus Dönüşü ve Lisans Sonu

Erasmus dönüşümde, hayatımda çok ağır bir haberle karşılaştım. Gitmeden önce dedemin kanser olduğunu biliyordum; ancak akciğer kanserinin gerilediği ve durumunun iyiye gittiği söyleniyordu. Dönüşümde ise, aslında 5 ay önce vefat ettiğini öğrendim. Bunu öğrenme şeklim de benim için oldukça travmatik oldu. Ailem bir anda dışarıda, bir parkta toplanıp bunu bana orada söyledi. O an büyük bir yıkım yaşadım. Fakat ailede herkesin o dönemde farklı sağlık sorunları ve psikolojik sıkıntılarla mücadele ettiğini gördüğüm için güçlü kalmaya çalıştım. O zor dönemde, kendime düşen sorumluluğu da alarak aileme destek olmaya çalıştım.

Döner dönmez hemen derslere başlamıştım ve aynı zamanda lisans tezim için laboratuvara girdim. Derslerde gözlerim dolarak oturduğum, bir yandan içimde büyük bir boşluk taşırken diğer yandan dışarıdan güçlü görünmeye çalıştığım bir dönem geçirdim. Akademik çalışmalarıma da bu ruh haliyle devam etmek durumunda kaldım. O süreçte Polonya’da ya da Amerika’da lisansüstü eğitimime devam etmeyi de düşünüyordum.

Polonya’dayken dersini aldığım ve bana çok destek olan hocam, University of Florida Microbiology and Cell Science bölüm başkanıydı. Orada bulunduğum sürede hocanın oğlu ile tanışıp arkadaş olduk ve birlikte Avrupa’yı gezme fırsatımız oldu. Hoca da bana adeta manevi bir anne gibi yaklaşmıştı. Bitki moleküler biyolojisi çalıştığı için doğrudan onun alanında çalışmayı planlamıyordum; ancak yeterli GRE ve TOEFL skorları alarak Florida’da aynı doktora programına başvurdum ve kabul aldım. Neuroscience programı için de başvurmuştum, fakat oradan kabul alamadım.

Ancak tam bu noktada hayatımda bir kırılma anı daha yaşadım. 2015 yılı başlarında, Amerika’ya gitme planlarım ailemin duygusal baskılarıyla karşılaştı. O gün gitmek için aradığım cesareti kendimde bulamadığım ve dedemin geçmişteki desteği gibi bir destek göremediğim için gidemedim. Bugün dönüp baktığımda bu karar, hayatımda aldığım en büyük ve en çok pişman olduğum kararlardan biri oldu. İdealist bir insan olduğumu düşünüyordum; ancak idealistliğim maalesef duygusallığıma yenildi.

Amerika’ya gidiş sürecinde yaşadığım bu kırılmadan sonra, bir yandan pişmanlıklarımı içimde taşırken diğer yandan güçlü kalmaya çalıştım. Bu dönemde kendimi tamamen lisans tezim üzerine odakladım. Lisans tezimde, silli tek hücreli bir organizma olan Tetrahymena thermophila için yapay kromozom tasarladım. Lisans seviyesine göre iddialı ve zorlu sayılabilecek bu projede, o dönemde laboratuvarda çalışan doktora öğrencisi hocamın da desteğiyle çalışmaktan keyif aldım. Bu teze odaklanmak, o zor dönemde bana hem akademik anlamda önemli bir tecrübe hem de psikolojik olarak güç kazandırdı.

Lisans sürecimi 2016 yılında, Anadolu Üniversitesi Biyoloji Bölümünü 3.72 not ortalamasıyla bölüm ve fakülte birincisi olarak tamamlayarak bitirdim.

Lisansüstü Süreci ve Pişmanlıklar

Tamamen ailesel ve duygusal sebeplerden dolayı yurt dışına gidemediğim bir dönemde, aynı zamanda lisans tezimde yaptığım yapay kromozom tasarımını da tamamlamak istiyordum. Yapay kromozomu lisans sonunda tasarlamıştım; ancak test ve karakterizasyon çalışmaları henüz tamamlanmamıştı. Bu nedenle çok fazla düşünmeden, belki de o dönem kolay görünen fakat sonrasında yanlış olarak değerlendireceğim bir karar vererek, Anadolu Üniversitesi’nde aynı danışman hocamla yüksek lisansa başlamaya karar verdim. Tek fark, bölümün adının biyoloji yerine biyoteknoloji olmasıydı.

Yüksek lisansın ilk yılında düşük pH ile tetiklenebilir promotör sistemleri üzerine bir tez hazırlığı yürütüyordum. Ancak sonrasında laboratuvarda başka bir öğrencinin mezuniyetiyle birlikte farklı bir proje bana geçti ve bu projenin tüm sorumluluğunu üstlendim. Bu kez, lisans döneminde tasarladığım ve temel çalışmalarını yürüttüğüm yapay kromozom sistemini kullanarak Tetrahymena thermophila organizmasında insan büyüme hormonu üretimini gerçekleştirmeye çalıştım. Yapay kromozoma insan büyüme hormonunu klonlayarak bu sistemin rekombinant protein üretim kapasitesini araştırdım.

Biyobenzer ilaç üretimi amacı taşıyan çalışmalar basit süreçler olmadığı için, yüksek lisans tez çalışmalarım başlangıçta beklediğim gibi ilerlemedi. Kullanılan organizmanın kapasitesi, fizyolojisi ve üretim özellikleri bu süreçte oldukça belirleyici oluyordu. Diğer yandan, lisans döneminde başlattığım yapay kromozom tasarımı bir patente ve bir yayına dönüştü. Bu sonuç benim için önemli bir motivasyon kaynağı oldu.

Akademik çalışmaların dışında, yüksek lisans sürecinde ciddi bir burs problemi yaşadım. Eskişehir’de ailemin yanında kalıyor olsam da aldığım burs, o dönemin KYK bursunun bile altındaydı. Temel ihtiyaçlarımı ancak harçlık seviyesinde karşılayabiliyordum ve maddi olarak zorlayıcı bir süreçten geçiyordum. Verdiğim emeğe karşılık aldığım maddi destek beni memnun etmiyordu. Lisansı yüksek bir ortalamayla bitirmiş olmama rağmen, yüksek lisans sürecinde bu başarıyı yeterince değerlendiremediğimi ve karşılığında daha iyi bir hak kazanamadığımı düşünüyordum. Bu şartlarda eğitimime devam etmek benim için oldukça yıpratıcı bir tecrübe oldu.

İkinci yılımın sonunda mezun olmayı umuyordum. Ancak tam bu dönemde üniversite bölündü. Anadolu Üniversitesi ve Eskişehir Teknik Üniversitesi (ESTÜ) olarak ayrılma süreci, devam eden projelerde de ciddi aksamalara yol açtı. Tezimin en kritik döneminde, yeni sarf malzeme ve kimyasal alım sürecinde uzun süre hiçbir işlem yapılamadı. Proje bütçeleri tamamen durdu. Zaten maddi açıdan zorlandığım bu dönemde, akademik araştırmalarımı sürdürmeye çalışırken de ciddi problemler yaşamaya başladım.

Yüksek lisansın başlarında strese bağlı bazı sağlık sorunları da kendini göstermeye başlamıştı. Psikosomatik rahatsızlıklarla başlayan bu dönem, üçüncü yıla geldiğimde anksiyete ile daha belirgin hâle geldi. O dönemde yaşadığım belirtilerin anksiyete ile ilişkili olduğunu hemen anlayamadım. Aylarca sorunun ne olduğunu anlamaya çalıştım; farklı doktorlara başvurdum, farklı ihtimaller değerlendirildi ve yaşadığım fiziksel belirtilerin kaynağını anlamlandırmakta zorlandım. Elbette bu durum, dedemin vefatından sonra yaşadığım travmatik süreçle de ilişkiliydi.

2019 yılı Şubat ayında, yoğun anksiyete ile birlikte ortaya çıkan yeme bozukluğu nedeniyle beslenme düzenim ciddi şekilde etkilendi ve yaklaşık 20 kilo verdim. O dönemde mezuniyete odaklanmakta zorlanıyor, eğitime ara vermeyi ve hatta doktoraya başlamamayı düşünüyordum. Ancak bu seçenek “mümkün olmadı”. Böylece zorlanarak da olsa sürece devam etmek durumunda kaldım; en zor zamanlarımda bile laboratuvara girip deneylerimi yaparak yüksek lisansımı tamamlamayı başardım.

En azından çalıştığım organizmada insan büyüme hormonunu üretebildiğimi gösterebildim. Bununla birlikte, üretim miktarının sınırlı olduğunu ve bu sınırlılığın organizmanın kendi proteazlarından kaynaklanabileceğini ortaya koydum. Bu sonuçlar daha sonra laboratuvar ekibi tarafından TÜSEB projesine dönüştürüldü. Bu süreçte TÜBİTAK 2210-C Yurt İçi Öncelikli Alanlar Yüksek Lisans Burs Programı kapsamında burs almaya hak kazandım; ancak burs ödemesini mezuniyet sonrasında alabildim. Akademik olarak önemli bir destek kazanmış olsam da, bu desteğin geç ulaşması yüksek lisans sürecindeki maddi zorluklarımı zamanında hafifletmedi.

Ancak o dönemde, yaz aylarında bile ara vermeden makale ve patent süreçleri için deney yapmaya devam etmek ‘zorunda’ kaldım. Buna rağmen sonuçlar beklediğimiz ölçüde daha olumlu bir noktaya taşınamadı. Hâlâ yarım kalan yüksek lisans makalemi yazmayı planlıyorum; bu konu benim için içimde kalan önemli hedeflerden biri oldu.

2014 yılından itibaren, tüm bu süreç boyunca neredeyse hiç ara veremedim ve gerçek anlamda tatil dahi yapamadım. Tam mezuniyet aşamasında ciddi anksiyete problemleri yaşarken, aynı zamanda 19 gün boyunca bedelli askerlik görevimi de yerine getirdim. Sağlık durumum bu kadar zorlayıcı bir noktadayken bile doktora için yeni bir fırsat yakalamıştım. İsveç’te Karolinska Institute’de bir hocayla anlaşmıştım ve resmi başvuru sürecine geçmeyi planlıyordum. Ancak sağlık durumum giderek kötüleştiği için bu kez de sağlık sebepleriyle yurt dışına gitmekten vazgeçtim.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o dönemde ara verip sağlığımı toparladıktan sonra yurt dışına gitmeyi tercih etmiş olmayı isterdim. Bu yazıda bu çıkarımları özellikle paylaşmak istiyorum. Çünkü benzer durumda kararsız kalan öğrenci arkadaşların, benim yaptığım hataları yapmasını istemiyorum. Bazen yalnızca akademik hedeflere odaklanmak yeterli olmuyor; insanın kendi sağlığını, psikolojik dayanıklılığını ve doğru zamanı da dikkate alması gerekiyor.

Sağlıksız Bir Doktora Süreci

Sağlık sorunlarımı kendi önüme sürüp Türkiye’de kalmayı tercih ettiğim bir dönemde, Sabancı Üniversitesi’nde çalışmalarına ilgi duyduğum başarılı bir hocayla çalışma isteğim oldu. İletişimlerimiz sonucunda beni laboratuvarına kabul etti ve gerekli resmi prosedürleri de geçerek doktoraya başladım. Ancak sağlık problemlerimi henüz çözmeden ve hiç ara vermeden doğrudan doktoraya başlamak, bugün geriye dönüp baktığımda belirttiğim gibi ikinci büyük hatam oldu.

Yüksek lisans sonrası hem mental hem fiziksel açıdan oldukça yorgun ve yıpranmış bir haldeydim. Tam anlamıyla dinlenme fırsatı bulamadan yeni bir tempoya girmek aslında ciddi bir riskti. Sağlık açısından hâlâ toparlanamamıştım; buna rağmen kendimi zorlayarak sürece adapte olmaya çalışıyordum. Yurt dışına gidemediğim için kendimi akademik anlamda eksik hissettiğim bu dönemde, içimde sürekli bir şeyleri ispat etme baskısı taşıyordum. Çünkü Polonya’daki Erasmus dönemimde bile çalışmaların ne kadar verimli ve sistemli yürütülebildiğini yakından görmüştüm. Bilimi gerçekten en verimli olabileceğim yerde yapmak istiyordum; çünkü bunun, sahip olduğum potansiyeli açığa çıkarmam için en önemli ihtiyaçlardan biri olduğunu düşünüyordum. Bu düşünce zamanla üzerimde ciddi bir baskıya dönüştü. Bu dönemde anksiyete ve yeme bozukluğu problemleri de devam ediyordu. Akademik ideallerimden vazgeçmenin pişmanlığını yaşarken, bir yandan da kendime daha fazla yüklenerek sağlığımı zorluyordum.

Doktoranın ilk döneminde süreç bu şekilde devam ederken, danışmanım kurum değiştirme kararı aldı ve başka bir üniversiteye geçmek istedi. Ekibiyle birlikte benim de onunla geçmemi önerdi. Ancak o sırada yeniden anksiyete baskısı altındaydım ve böyle bir değişikliğe cesaret edemedim. Sabancı Üniversitesi’nde kalmayı tercih ettim. Bugün geriye dönüp baktığımda, bu da yaptığım bir diğer hataydı; çünkü danışmanımla iyi bir iletişim kurabildiğimi düşünüyordum. Risk almadıkça hata yapmaya devam ettim.

Sonraki süreçte farklı bir danışmanla çalışmaya başladım. Aslında biyoteknoloji ve biyoinformatik arasında bir karar vermeye çalışıyordum. Ancak kendi yatkınlığımı ve ilgimi daha çok biyoteknoloji alanında gördüğüm için bu alandan devam etmeye karar verdim. Biyoinformatik o dönem benim için yine bir riskti ve ben yine risk almadım. Bu sürecin başlangıcında ise maalesef COVID pandemisi başladı. Laboratuvar çalışmaları durdu, uzun bir süreliğine evlere döndük ve danışmanımla yüz yüze çalışıp onu yeterince tanıma imkanım bile olmadı. Laboratuvara erişim olmadığı için ağırlıklı olarak proje yazım süreçleri ve literatür taramalarıyla ekibe katkı vermeye çalıştım.

Pandemi döneminde bilimsel olarak aktif olma isteğim devam ediyordu. Bu süreçte bilimsel paylaşımlarımla sosyal medyada oldukça aktif oldum. Tam da bu dönemde, uzun zamandır kafamda olan Bioinforange platformunu 20 Mart 2020 tarihinde kurdum. COVID başlamadan önce, Ocak ayında platformun ismine karar vermiştim. İsim tercihim de tesadüf değildi. Bir yandan ilgilenmek istediğim biyoinformatik alanına gönderme yapmak, diğer yandan da turuncu rengini sevdiğim için “Orange” kelimesini eklemek istedim: “Bioinf” ve “Orange”. Biyoinformatik alanına tam anlamıyla giremediğimi düşünüyordum. Bu platformu hem biyoinformatik alanında kendi gelişimimi sürdürmek hem de o dönemde kaynak bulmakta zorlanan öğrencilere destek olabilmek amacıyla hayata geçirdim.

Sosyal medyadaki bilimsel paylaşımlarım sayesinde birçok akademisyenle iyi iletişimler kurdum. Birlikte çalıştığımız ve çalışmalarına katkı sunduğum hocalar oldu. Pandemi sürecinde COVID ile ilgili bir derleme makalesine katkı sağladım. Açıkçası ismimin yazarlar arasında olmasını beklemiyordum. Her şey süreç içinde gelişti ve yayın aşamasında adım eklendi. Bir öğrenci olarak “hayır, beni eklemeyin, bu etik olmaz” diyemezdim; zaten bunun doğruluğunu ya da yanlışlığını değerlendirecek tecrübeye ve bilgiye de sahip değildim. Ancak bu makale yayınlandığında, o zamanki danışmanım tarafından laboratuvardan atılmaya kadar giden söylemlerle karşılaştım. Takdir beklemiyordum ama böylesi bir tepki de hiç beklemiyordum. O zamana kadar tüm zorluklara rağmen elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyordum. Gecemi gündüzüme katıyor, sürekli çalışmaya devam ediyordum.

Benzeri birkaç durum daha yaşadım ve zamanla bu sürecin mobbinge dönüştüğünü hissettim. Ayrıca kurduğum platform nedeniyle de zaman zaman eleştiriler alıyordum. Ben işimi ve çalışmalarımı bu sebeple aksattığımı düşünmüyordum; zaten aksatmamak için gecemi gündüzüme katıyordum. Fakat yine de bu yönde eleştiriler alıyordum. 2021 Mart ayında, Bioinforange platformunun ilk konferansını düzenlemiştik. Konferans o kadar ilgi gördü ki 8000 kayıt almıştı. Yayın başladığında 1400 kişi canlı izliyordu; bu, eşine kolay rastlanır bir başarı değildi. Bu konferans günü bile gece üçte laboratuvardan çıkmıştım ve konferans sürecini deney aralarında takip edebiliyordum. Buna o zamanki arkadaşlarım da şahit oluyorlardı. Akademik kariyeri için sağlığını sürekli zorlayan ve bilime bu kadar aşık bir insan, bilimsel bir çalışmadan kaçar mıydı? Ben bu söylemleri hem haksız hem de manasız bulmuştum.

En son, tezimle ilgili bir süreçte detaylarına girmeyeceğim bazı gelişmeler yaşandı. Haksızlığa uğradığımı düşündüğüm konuları belirttiğim için hassas olduğum düşünülerek bana farklı bir tez konusu verilmek istendi. O anda danışmanlarımın karşısında duygusal olarak çöktüm ve ağladım. Kendimi o güne kadar hiç bu kadar küçük hissetmemiştim. Ne herhangi bir saygısızlığım olmuştu ne de mevcut çalışmalarımı aksatmıştım. Karşılarında ağlarken, “senin mental problemin yok, kişilik problemin var” denilerek hakaret de işittim. O andan sonra bir daha ofise girmedim ve süreci bıraktım. O dönem sonrasında yaşadıklarımın bir kısmını sosyal medyada da kısmen paylaşmıştım. Yaşadığım haksızlıkları ve hakaretleri belirttiğim şikayet dilekçemi de yazdım. Fakat “bazı sebeplerden dolayı” dilekçemi geri çekmek zorunda kaldım; çünkü danışman da bulamadığım için doktoramı dondurmam gerekiyordu. Bu da benim için başka bir hata oldu. Yine risk almadım. Ancak bu süreç, hayatımın en zor ve en talihsiz dönemlerinden birine dönüştü. Anksiyetemin üstüne depresyon süreci eklendi ve bu durum bir dönem doktoramı dondurmamla, emeklerimi ve iki senemi kaybetmemle sonuçlandı.

Sürgün Dönemi ve Yeniden Başlama

Bu zor süreç sonrasında akademiyi tamamen bırakma düşüncesine oldukça yaklaşmıştım. Ancak kendi kendime uzun bir değerlendirme yaptıktan sonra emeklerimi tamamen çöpe atmak istemedim. Bir yandan toparlanmaya çalışırken, diğer yandan farklı seçenekleri düşünüyordum. O dönemde Koç Üniversitesi’nden çalışmalarını çok takdir ettiğim birkaç hocadan ve diğer üniversitelerden farklı hocalardan da teklifler aldım. Kendileri yazıma denk gelirlerse çok teşekkür ederim; o dönemki yardım istekleri bile beni motive etmişti ve akademide gerçekten iyi akademisyenlerin de varlığına beni inandırmıştı. Mümkün olduğunca tanıdığım başarılı öğrenci arkadaşlarıma o hocalarımızı önermekteyim. Umarım sayıları artmaya devam eder; akademinin onlar gibi insana değer veren bilim insanlarına ihtiyacı var.

Sürece geri dönecek olursak, farklı laboratuvarlarda devam edebileceğim imkanlar oluşsa da yine oldukça tereddütte kaldım ve karar almakta zorlandım. Tam bu süreçte, doktora tez çalışmamı tamamladığım danışmanımın projesi için öğrenci aradığını gördüm. Proje konusu ilgimi çekti ve kendisiyle iletişime geçtim. Aynı zamanda Sabancı Üniversitesi’nde bir bilim insanı da çift danışman olarak tezime destek olmayı kabul etti. Kendilerine çok teşekkür ederim; böylece tekrar doktoraya dönme imkanı buldum. Sonuç olarak, kayıtlı olduğum kurum değişmese de tamamen farklı bir alana, yapısal biyolojiye geçiş yaptım. 2021 Temmuz ayında şehir değiştirerek Ankara’da Türk Hızlandırıcı ve Işınım Laboratuvarı’nda çalışmaya başladım.

Doktora tezimde, bakteriyel membran proteinlerinin biyogenezi ve kalite kontrolünde görev aldığı düşünülen çok bileşenli protein komplekslerinin yapısal organizasyonunu ve etkileşimlerini anlamaya odaklandım. Temel hedefim, membran protein kalite kontrolünden sorumlu olduğu hipotezlenen bir kompleksin üç boyutlu yapısını Cryo-EM ile çözmekti. Bu çalışma bana sadece yeni bir bilimsel yön değil, aynı zamanda yeniden toparlanma ve odaklanma fırsatı da sundu. Tabii ki burada da zorluklar bitmedi. Laboratuvar erişimi, çalışma planlamaları ve proje bütçelerinin kullanımı konusunda zaman zaman çeşitli zorluklarla karşılaştım.

Bunun yanında, daha önce saflaştırdığım protein örnekleri Cryo-EM analizi için danışmanım tarafından Hollanda’ya götürülmüştü. Bu örnekler o dönemde elde ettiğim en iyi sonuçlardan birini temsil ediyordu; SDS-PAGE’de protein bantlarını da net şekilde görmüştüm. Ancak gitmeden önce yaptığım ek bir deney sonrasında örnekte sorun yaşandı ve beklediğimiz kalitede veri toplanamadı. Bu şanssızlığı hâlâ unutamıyorum; çünkü o veri alınabilseydi, tezimin belki de 1-2 yıl daha erken tamamlanması mümkün olabilirdi.

Bu yüzden, danışmanımın önerisiyle doktora tezim için gerekli olan Cryo-EM çalışmalarını gerçekleştirmek ve kendimi yapısal biyoloji alanında geliştirmek amacıyla TÜBİTAK 2214-A burs programı bursiyeri olarak University of Bristol’da çalıştım. Altı aylık bu yoğun süreçte İngiltere’yi gezip görme şansım bile olmadı. Tamamen tezim için çalıştım ve kaliteli deneysel veriler toplamaya odaklandım. Alanında uzman araştırmacılarla birebir çalışarak Cryo-EM örnek hazırlama, veri toplama, veri işleme ve üç boyutlu yapı analizi gibi konularda önemli teknik deneyimler kazandım.

Aslında topladığım veriler, tez hipotezim için oldukça umut verici ve yayın potansiyeli taşıyan bir noktaya kadar ilerlemişti. Ancak Türkiye’ye döndükten ve veri analizlerini detaylandırdıktan sonra hipotezimin çöktüğünü fark ettim. Bu da ciddi bir hayal kırıklığı ve yeni bir mücadele süreci yarattı. Çünkü hedeflediğim proteinlerin yapısını çözmek çok yüksek etki potansiyeli taşıyan bir çalışma olabilirdi ve bu bana tüm olumsuz geçmişi unutturacaktı. Kendimi bu yönde çok motive ettiğim için gece gündüz durmaksızın çalışmıştım ama maalesef olmadı.

Doktoranın Tamamlanması ve Son Bir Mücadele

Buna rağmen doktora çalışmalarım sonucunda PDB veri tabanına yüklenen veriler ve cryo-EM ile çözümlenen off-target üç boyutlu protein yapıları ortaya çıktı. Türkiye’den çıkan doktora tezleri arasında bu ölçekte yüksek çözünürlüklü ilk cryo-EM yapılarının raporlanması benim için önemli bir kazanım oldu. Düşük motivasyonumu toparlayıp kalan 4-5 ayda 3 makale ve 1 tezi tamamlayarak doktoramı başarılı bir şekilde bitirmeye çalıştım. Doktoramı 2025 Nisan ayında tamamladım. Doktoramın son döneminde anksiyete problemim kendisini yeniden hatırlattı. Bir yandan sağlığımı toparlamak için çaba sarf ediyor, diğer yandan süreci tamamlayabilmek için kendimi zorlamaya devam ediyordum. Ancak sürecin uzaması, belirsizliklerin devam etmesi ve kısa sürede çok fazla işi tamamlamak zorunda kalmam sağlığımı olumsuz etkiledi. Çok daha iyi olabilirdi; mükemmeliyetçiliğim ve sağlığım maalesef bir darbe daha aldı ama hâlâ yılmamış bir insanın yazısını okuyorsunuz.

Şunu söylemem gerekir ki, danışmanım olmasa doktoramı bitiremezdim. Onun desteği bu süreçte benim için çok değerliydi. Akademide danışmanın önemi burada bir kez daha ortaya çıkıyor. Danışman öğrencisini vezir de eder, rezil de. Yılmak ve pes etmek üzere olduğum dönemlerde bile danışmanım yardımcı oldu ve doktoramı tamamladım. Kendisine minnettarım.

Doktora Sonrası Belirsizlik, Başvurular ve Yeni Bir Yön Arayışı

Doktoramı tamamladıktan sonra akademik yolculuğumun bittiğini değil, aslında yeni ve daha zorlu bir aşamasının başladığını fark ettim. Doktora sürecinde yaşadığım tüm zorluklara rağmen yapısal biyoloji, Cryo-EM ve membran proteinleri alanında ilerlemek istediğimden emindim. Bununla birlikte, doktora sonrası dönemde farklı araştırma alanlarına, uygulamalı projelere ve yeni kariyer olasılıklarına da açıktım. Çünkü uzmanlığım yalnızca tek bir teknik ya da konu ile sınırlı değildi; rekombinant DNA teknolojileri, protein üretimi, membran protein biyokimyası, yapısal biyoloji ve biyoinformatik gibi birbirini tamamlayan alanlarda esnek bir araştırma altyapım oluşmuştu. Ancak iyi bir pozisyon bulmak, doğru laboratuvarı seçmek ve kendi araştırma yönümü daha net şekillendirmek beklediğimden çok daha yorucu bir süreç oldu.

Nisan 2025’te doktoramı tamamladıktan sonra, Kasım ayı sonuna kadar resmi olarak bir kuruma bağlı çalışmadığım, oldukça belirsiz ve yoğun bir geçiş dönemi yaşadım. Dışarıdan yalnızca başvuru yapılan bir süreç gibi görünse de, benim için neredeyse tam zamanlı bir iş kadar emek gerektiren bir dönemdi. Sürekli yazı yazıyor, mülakatlara hazırlanıyor, farklı olasılıkları değerlendiriyor ve bir sonraki adımımı belirlemeye çalışıyordum. Özellikle 2025 yılı, benim için aynı anda her kapıyı zorladığım, deyim yerindeyse her tuşa bastığım bir yıl oldu. Bu süreçte 4 makale, 6 proje önerisi, 1 doktora tezi, 50’den fazla mülakat ve 100’den fazla başvuru ile neredeyse durmaksızın çalıştım.

Doktorasını Türkiye’de yapmış bir araştırmacı olarak ilk aşamada araştırmalarıma Türkiye’de devam etmeyi düşündüm. Bu kapsamda Mayıs ayında ülkemizde alanında çok başarılı bir bilim insanı ile görüşüp anlaşmıştım. Ancak Ağustos ayında, kendisinin kurum değişikliği nedeniyle onunla çalışma fırsatı bulamayacağımı öğrendim. Türkiye’de devam etmek önceliğim olsa da, bu gelişmeden sonra yurt dışı fırsatları da daha ciddi şekilde görmeye ve değerlendirmeye başladım.

Haziran ayından itibaren Cryo-EM ve yapısal biyoloji alanında çalışan, çoğunluğu Avrupa’da bulunan yaklaşık 200 bilim insanından oluşan bir liste hazırladım. Özgeçmişim ve motivasyon yazımla birlikte bu bilim insanlarına e-posta gönderdim. Süreci plansız yürütmemeye çalıştım; her gün en fazla 30 kişiye ulaşacak şekilde ilerledim ve bir hafta içinde dönüş gelmeyen kişilere hatırlatma e-postası gönderdim. Yaklaşık 200 kişiden 70-80 civarında dönüş aldım. Dönüşlerin çoğu olumlu ve destekleyiciydi; ancak birçok hocanın o dönemde açık pozisyonu veya bütçesi yoktu. Bazılarıyla mülakatlara girdim. Ayrıca 50’nin üzerinde açık doktora sonrası pozisyona da başvurdum. Haziran-Kasım ayları arasında yaklaşık 50 mülakata girdim.

Bu mülakatlarda doktora tez savunmamı defalarca yeniden anlatmak durumunda kaldım. Tez hipotezim istediğim gibi sonuçlanmamış olsa ve bu durumu anlatmak benim için her seferinde zorlayıcı olsa da, alanın uzmanlarından genel olarak iyi yorumlar aldım. Çalışmalarımda temel bir hata yaptığımı söyleyen olmadı. Bu geri bildirimler, zor geçen doktora sürecinden sonra özgüvenimi yeniden toparlamam açısından önemli oldu.

İlk önemli mülakatlarımdan biri, Max Planck Enstitüsü’nün güncel başkanının laboratuvarındaki bir pozisyon içindi. O gün ailem ev tadilatı yaparken kullandıkları malzemelerden dolayı alerjim artmıştı ve mülakatım oldukça zor geçmişti; bir takım aile evi sorunsalı diyebilirim. Yine de yüzlerce kişinin başvurduğu pozisyonlarda mülakata çağrılmanın bile önemli bir eşik olduğunu o süreçte daha iyi anladım. Bu durum bana özgeçmişimin rekabetçi olduğunu gösterdi. Son dörde veya son ikiye kalıp elendiğim ve üzüldüğüm çok sayıda başvurum oldu. Imperial College, Max Planck Institute, Oxford University ve Uppsala University gibi kurumlarda çalışmayı son birkaç aday arasında kalarak kaçırdım.

Haziran ayında University of Bristol’da tanıştığım danışmanımla EMBO başvurusu hazırladık. Ancak bu başvurudan olumlu sonuç alamadım. O dönemde makalelerim henüz kabul edilmemişti ve kendisinin projesi de desteklenmediği için onunla tekrar çalışma fırsatım kalmadı. Yine de bu süreç, doktora sonrası fon başvurularının nasıl yapılandırılması gerektiğini öğrenmem açısından önemli bir deneyim oldu.

Burs Başvuruları ve Girişimcilik Denemesi

Nisan 2025’te Almanya’da çalışan bir bilim insanı ile tanışmıştım. Kendi açık projesi için araştırmacı olarak kabul alamamıştım; ancak iletişime devam etmekte ısrarcı oldum. Kendisi de bu ilgime karşılık verdi. Haziran ve Temmuz aylarında onunla birlikte TÜBİTAK 2219, Humboldt ve Marie Skłodowska-Curie Actions Postdoctoral Fellowship başvurularını hazırlayıp sunduk. Eylül ayına kadar bu başvuruların idari süreçleri, belge düzenlemeleri ve proje dosyalarının son kontrolleriyle ilgilendik. Bu süreçte kendisi oldukça destekleyici ve anlayışlıydı. Proje önerisi hazırlamak, araştırma fikrini netleştirmek ve farklı fon programlarının beklentilerine göre aynı bilimsel fikri yeniden yapılandırmak benim için çok öğretici oldu.

Aynı dönemde, Haziran-Eylül ayları arasında Bioinforange adıyla bir biyoteknoloji şirketi kurma hayalim olduğu için TÜBİTAK BiGG başvurusu da yaptım. Bu süreçte Sabancı Üniversitesi SUCool desteğiyle çok verimli ve öğretici bir dönem geçirdim. Hazırladığım proje önerisi oldukça iddialıydı ve bütçe ihtiyacı sağlanan desteğin üzerinde kalıyordu. Tüm aşamaları geçmeme rağmen, bu nedenle en son panele girmedim ve başvurum olumsuz sonuçlandı. Yine de bu deneyim bana girişimcilik tarafında düşünmeyi, bilimsel bir fikri daha uygulanabilir bir modele dönüştürmeyi ve proje geliştirme sürecine farklı bir gözle bakmayı öğretti. Bir gün bu hedefi yeniden denemek istiyorum.

Kasım ayının başında University of Dundee ve Jagiellonian University’den doktora sonrası araştırmacı pozisyonları için olumlu sonuçlar aldım. Bu teklifler önemliydi ve benim için değerliydi. Ancak bu pozisyonlar, akademik kariyerimde hedeflediğim sıçramayı yapmak için beni yeterince motive etmedi. Bu nedenle kabul etme konusunda çok istekli olmadım.

Ocak ayında ise University of Florida’dan olumlu sonuç aldım. Florida’yı tekrar kazanacağımı açıkçası pek düşünmüyordum. On yıl sonra yeniden benzer bir kapının açılması bana hayatın ilginç bir döngüsü gibi geldi. Fakat bu kez de gitmemeyi tercih ettim. Bu benim için çok zor bir karardı ama 10 sene önceki ile aynı kararı verdim. Yine de bu kapı tamamen kapanmadı; Florida’ya gidemesem de danışmanlık temelli bir iş birliği ile araştırmalarına katkı sunacağım.

TÜSEB Dönemi

Ayrıca Temmuz ayında Sabancı Üniversitesi’ndeki danışmanım ile Prof. Dr. Aziz Sancar’ın ortak çalışmalarını takip ederken TÜSEB duyurusuna denk geldim ve Ar-Ge Uzmanı pozisyonu için iş başvurumu yaptım. Yurt dışı post-doktora sürecim Mayıs’tan Kasım ayına kadar netleşmediği için ve kazandığım bazı pozisyonlara da gitmeyi istemediğim için Türkiye’de kalıp araştırmalarıma devam etmeye karar verdim.

Kasım ayı sonunda TÜSEB Türkiye Aşı Enstitüsü’nde Ar-Ge Uzmanı olarak çalışmaya başladım. Şu ana kadar iyi bir süreç geçirdiğimi söyleyebilirim. Özellikle Enstitü Başkanımızın destekleri benim için çok değerli oldu ve kendisine minnettarım. TÜSEB’in Türkiye’de sağlık araştırmaları alanında giderek daha güçlü bir konuma geleceğini düşünüyorum. Bu nedenle şu anda bulunduğum kurumda olmaktan memnunum ve bünyesinde kalmaya devam etmek istiyorum.

TÜSEB’de çalışmaya başladıktan sonra akademik araştırma bakış açımı daha uygulamalı ve translasyonel araştırma hedefleriyle birleştirme fırsatı buldum. Aşı araştırmaları, protein mühendisliği, yapısal biyoloji, hesaplamalı biyoloji ve de novo protein tasarımı gibi alanların bir araya geldiği projeler üzerine düşünmek, bilimsel ilgimin yalnızca temel araştırma ile sınırlı olmadığını gösterdi. Elde edilen bilginin toplumsal faydaya dönüşmesini de önemsediğimi bu süreçte daha net fark ettim.

Araştırma imkanları yeterli olmayan bir üniversitede yalnızca akademik kadroda bulunmak yerine, güçlü araştırma altyapısı ve gelişme potansiyeli olan bir kurumda yer almanın benim için daha doğru olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden doktora sonrasında akademik kadro başvurusu yapmadım. Çünkü benim önceliğim yalnızca bir unvan almak değil; iyi araştırmalar yapabileceğim, iyi bir ekip kurabileceğim, kendimi geliştirebileceğim, iş birlikleri yapabileceğim ve üretken olabileceğim bir ekosistemde bulunmak. Böyle bir ortam oluşana kadar da kendimi geliştirmeye, teknik ve bilimsel tecrübemi artırmaya devam etmek istiyorum.

Humboldt Bursu ve Yurt Dışı Araştırma Planı

Almanya’daki bilim insanı ile Haziran ve Temmuz aylarında hazırladığımız başvuruların sonuçları farklı zamanlarda açıklanmaya başladı. 2026 Şubat ayında, Marie Skłodowska-Curie Actions Postdoctoral Fellowship başvurumdan ilk denememde 85.20 puan aldım. Fonlanmamış olması elbette üzücüydü; ancak ilk başvuruda bu puanı almak benim için önemli bir geri bildirim oldu. Proje yazma, araştırma fikrini yapılandırma ve uluslararası fon başvurularının mantığını anlama açısından bu deneyim bana çok şey kattı.

Aynı proje yönü doğrultusunda TÜBİTAK 2219 Yurt Dışı Doktora Sonrası Araştırma Bursunu da kazandım. Bu burs, yurt dışında doktora sonrası araştırma yapma hedefimin somut bir karşılığı oldu. Bunun yanında, TÜSEB’de çalışmaya başlamadan önce Max Planck Enstitüsü’nde bir doktora sonrası araştırmacı pozisyonu için de başvuru süreci yürütmüştüm. İlk aşamada bu pozisyon için olumsuz dönüş almıştım; ancak daha sonra yeniden değerlendirme sonucunda kabul aldım. Bu kabul benim için önemli ve değerliydi. Fakat kısa süre sonra Alexander von Humboldt Postdoctoral Fellowship sonucum da olumlu geldi ve bu bursu kazandım.

Humboldt bursu, Almanya’nın ve Avrupa’nın en prestijli doktora sonrası araştırma desteklerinden biri olarak kabul ediliyor. Bu bursun yalnızca maddi bir destek değil, aynı zamanda uluslararası düzeyde güçlü bir akademik güven ve tanınırlık sağladığını düşünüyorum. Bu nedenle, aynı araştırma yönünü daha bağımsız, daha güçlü ve uluslararası prestiji daha yüksek bir destekle sürdürebilmek için Humboldt bursu ile ilerlemeye karar verdim. Bu burs kapsamında Max Delbrück Center for Molecular Medicine’da çalışmayı planlıyorum. Bu süreçte Cryo-EM ve Cryo-ET yaklaşımlarını kullanarak bir membran proteini üzerine çalışacağım. Benim için bu yalnızca bir doktora sonrası araştırma pozisyonu değil, aynı zamanda yıllardır ulaşmaya çalıştığım uluslararası araştırma ekosistemine daha güçlü bir şekilde dahil olma fırsatı.

Bu iki yıllık post-doktora sürecini, TÜSEB’e geri dönme hedefiyle planladığım bir araştırma ve gelişim dönemi olarak görüyorum. Türkiye’de yetişmiş bir araştırmacı olarak kendi tecrübeme ve bilimsel birikimime güveniyorum. Ancak ülkemizde maalesef araştırmacıların çoğu zaman kendi değerlerini görünür kılabilmeleri için yurt dışında kendilerini kanıtlamaları bekleniyor. Bu durumun farkındayım ve bu nedenle yurt dışı deneyiminin kariyerimin bu aşamasında gerekli bir adım olduğunu düşünüyorum. Zorunlu batı görevimi başarıyla tamamlamayı amaçlıyorum.

Uzun Vadeli Kariyer Hedefleri

Uzun vadeli kariyer hedefim, araştırma altyapısı güçlü bir kurumda akademisyen olarak çalışabilmek, aynı zamanda TÜSEB çatısı altında araştırmalarıma devam ederek devlete, topluma ve ülkemizin bilimsel kapasitesine katkı sağlayabilmektir. Türkiye’ye geri döndüğümde Cryo-EM teknolojisinin ülkemizde yerleşmesine katkı sunmak, bu alanda çalışan lider araştırmacılardan biri olmak ve yapısal biyoloji yaklaşımlarını özellikle aşı araştırmaları alanında etkin şekilde kullanmak istiyorum.

Bunun yanında, Bioinforange platformu için de uzun vadeli hedeflerim bulunmaktadır. Akademisyen olduktan sonra Bioinforange çatısı altında bir biyoteknoloji şirketi kurarak biyoteknolojik araştırmalar, eğitim programları ve danışmanlık faaliyetleri yürütmeyi hedefliyorum. Böylece hem öğrencilerin bilimsel gelişimine katkı sağlamak hem de ülkemizde bilimsel üretim, eğitim ve uygulamalı biyoteknoloji alanlarında somut bir değer oluşturmak istiyorum.

Aynı zamanda Bioinforange’ın bir istihdam kaynağına dönüşmesini de önemsiyorum. Çünkü bu zamana kadar Bioinforange çatısı altında pırıl pırıl, zeki, çalışkan ve üretken birçok insanla çalışma fırsatı buldum. Gelecekte onlarla birlikte çalışmaya devam etmek, onlara daha somut fırsatlar sunmak ve bilimsel potansiyellerini değerlendirebilecekleri alanlar oluşturmak istiyorum.

Doktora sonrası yaşadığım kısa süreç bana şunu gösterdi: Akademik kariyerde hiçbir aşama otomatik olarak kolaylaşmıyor. Doktorayı bitirmek büyük bir eşik, fakat sonrasında da belirsizlikler, başvurular, retler, bekleyişler ve yeniden denemeler devam ediyor. Nisan-Kasım arasındaki boşluk dönemi, dışarıdan görünmeyen ama içeride çok yoğun emek gerektiren bir dönemdi. Yine de geçmişte yaptığım hatalardan öğrendiğim en önemli şey, bu süreci artık daha bilinçli, daha sağlıklı ve daha stratejik yürütmem gerektiği oldu. Bugün geldiğim noktada hâlâ eksiklerim ve pişmanlıklarım var; ancak pes etmeyen tarafımın beni yeni kapılara taşıdığını da görüyorum.

Tüm akademik sürecim için keşke sağlığımı daha iyi koruyup daha doğru tercihler yapabilseydim diyorum. Ancak bu zamana kadar kazandığım tecrübeler ve pes etmeyişimle de gurur duyuyorum. Umarım siz kendi kariyer yolculuğunuzda en sağlıklı ve en doğru kararları verirsiniz. Sağlığınızı kaybettikten sonra hayatta en önemli şey sağlık oluyor; o noktaya gelmeden başarılı olmaya çalışın. Diğer tarafta kazanılan hiçbir başarı sizi tam olarak tatmin etmeyecektir.

Akademik Yolculuğumdan Çıkarımlarım ve Önerilerim

Sağlığınızı asla ikinci plana atmayın. Sağlık, akademik başarıdan çok daha önceliklidir. Önce sağlıklı kalmak konusunda başarılı olun; sonraki başarılar bunun üzerine gelsin. Kariyer yolculuğunuzda sağlığınıza uzun vadeli bakmak zorundasınız. Kariyer hedefleriniz için sağlığınızı riske atmayın. Dengeli bir hayatı tercih edin; hobilerinize ve mental olarak sizi rahatlatabilecek aktivitelere mutlaka vakit ayırın.

Danışman seçimini çok dikkatli yapın. Bir akademisyenin bilimsel yetkinliği ve başarıları kadar; iletişim şekli, öğrenciye yaklaşımı ve insana verdiği değer de çok önemlidir. Size insan olarak değer vermeyen bir danışmanın size katabileceği şeyler sınırlı kalır. Sağlığınızı, emeğinizi ve motivasyonunuzu kaybetmemek için bu seçimi çok dikkatli yapın.

Üniversite değil, danışman seçin. İyi bir danışman, hangi kurumda olursa olsun size doğru yolu gösterebilir ve gelişiminize gerçek katkı sağlayabilir. Kurumdan çok danışmanın karakteri, çalışmalarınız için sağladığı imkanlar ve size ne kadar değer verdiği önemlidir. İyi kurumlar başarılı bilim insanlarını barındırabilir; ancak iyi kurum her zaman iyi danışman anlamına gelmez. Bu yüzden başarılı olduğu kadar iyi insan olan bilim insanlarını bulmaya ve onlarla çalışmaya özen gösterin.

Her şey not ortalaması değildir; bilinç ve vizyon da önemlidir. Yüksek ders notları tek başına başarıyı garanti etmez. Hangi alanda ne yapmak istediğinizi bilmek, yolunuzu planlamak ve doğru adımlar atmak uzun vadede çok daha belirleyicidir. İyi İngilizce, stajlarla kazanılan teknik tecrübeler, güçlü bir network, kendinizi geliştirebileceğiniz bir çevre ve iyi bir danışmanla çalışmak başarı şansınızı önemli ölçüde artırır.

Erken kararlarınızı iyi düşünün. Ülke seçimi, yurt dışı fırsatları, danışman ve kurum tercihi gibi konularda yalnızca duygusal değil, objektif kararlar vermeye çalışın. Ani kararlar almaktan kaçının. Risk almanız gereken yerde risk almayı da öğrenin. Garanti gibi görünen her seçenek, uzun vadede sizin için daha büyük bir risk haline gelebilir.

Maddi koşullarınızı ve burs imkanlarını mutlaka önceden araştırın. Finansal sıkıntılar bilimsel üretkenliğin önünde ciddi bir engel olabilir. Bilimsel çalışmalarınızı verimli şekilde sürdürebilmeniz için barınma gibi temel ihtiyaçlarınızı rahat karşılayabileceğiniz bir çevrede çalışmanız çok önemlidir.

İyi bir akademik çevre ve ekosistem içinde olmaya gayret edin. Sadece cihaz ve imkanlar değil, sistemin işleyişi ve destekleyici ortam da çok önemlidir. Laboratuvar ekibi, arkadaş çevresi ve yakın akademik çevreniz sizi geliştirecek insanlardan oluşmalıdır. Lisans döneminden itibaren başarı şansınızı artıracak en önemli faktörlerden biri çevredir.

Network kurmayı ihmal etmeyin. Farklı laboratuvarlardan, konferanslardan, sosyal medyadan ve bilimsel platformlardan tanıştığınız insanlar uzun vadede sizi beklemediğiniz yerlerde destekleyebilir. Network kurmak bazen torpil ile karıştırılsa da, doğru kurulan ilişkiler sizi ummadığınız noktalara taşıyabilir. Network için ayırdığınız zaman, kariyerinize yaptığınız en önemli yatırımlardan biri olabilir.

İş dışında da kendinize alan yaratın. Hobi, sosyal destek ve arkadaş çevresi bu uzun yolculukta sizi mental olarak dengede tutar. Akademi her zaman zorludur; bilimsel çalışmalar da yoğun ve zaman alıcıdır. Başka hiçbir olumsuz çevre faktörü olmasa bile stres altında kalabilirsiniz. Bu stresi dengelemek için hobilerinize ve sizi mental olarak güçlü tutacak faaliyetlere önem verin.

Başarıyı sadece yayın ve sonuçla ölçmeyin. Zorluklara rağmen ayakta kalmak ve süreci tamamlamak da kendi içinde büyük bir başarıdır. Başarmak yalnızca hedeflenen noktaya varmak değil, zorluklara rağmen pes etmeden devam edebilmektir. İstediğiniz hedefe ulaşamadığınızda bile çabanız ve edindiğiniz tecrübeler sizin için önemli kazanımlardır. Her zaman şanslı olmayı beklemeyin; şans güzel hissettirir, ama fırtınalı günlerde gösterdiğiniz direnç sizi siz yapan şeydir.

Mobbing ve etik sorunlarda hakkınızı aramaktan çekinmeyin. Bu, akademide herkesin konuşmaya çekindiği konulardan biri. Mobbing gören öğrenci çoğu zaman hakkını arayamıyor, nasıl arayacağını bilmiyor ve öğrenciyi koruyan sistemler de çoğu zaman yeterli olmuyor. Ancak cesaretli olmak ve ses duyurmak bu zinciri kırmak için önemli bir adımdır. Akademide omurgalı insanlar her zaman sevilmeyebilir; fakat mobbing düzenini kırmak için çok sayıda omurgalı insana ihtiyaç vardır.

Platform, proje ve gönüllü faaliyetler üretin ya da bunlara katılın. Kendi gelişiminize ve başkalarına katkı sağlamak uzun vadede size yeni kapılar açabilir. Bioinforange platformuna sizleri davet ediyorum; egodan arınmış, yardımlaşmaya odaklı bir platform olarak burada kendinizi geliştirebilir ve iyi bir network edinebilirsiniz. Girişimcilik için de aklınızda bir düşünce varsa mutlaka şansınızı deneyin. Kendinizi yalnızca akademi ve özel sektör seçenekleriyle sınırlamayın.

Kendinize karşı dürüst olun. Ne yapabiliyorsanız onu kabul edin; yapamadıklarınız için de kendinizi yıpratmayın. Elinizden geleni yapıyorsanız sonuçlar için sürekli pişmanlık duymayın. Uzun yolun sonunda en büyük kazanımınız kendiniz olacaksınız; bu yüzden kendinize yatırım yapın.

Umarım bu yazım öğrenci arkadaşlarımıza faydalı olur.

Özgeçmişime ve yayınlarıma ulaşabilirsiniz: https://www.bioinforange.com/mehmetcaliseki/

Saygılarımla ve sevgilerimle, başarılar dilerim.

Dr. Mehmet Çalıseki